Edgar topu tut

Ben bu İngilizce kitaplara çok ödüyorum arkadaş! Öncesinde çok araştırıp en iyi seçeneğe kapak atmaya çalıştığım için anlamıyorum ama kargosu filan derken bakıyorum yine Türkçelerin iki katını ödemişim. Bu kadar savurgan olmak canımı sıksa da, istediğim kitabı ha deyince bulamadığım, bulsam da alamadığım zamanlarımı hatırlayıp kendimi rahatlatıyorum. Onu bırak, bir zamanlar kitapları orjinal dilinden okuma hayalleri kurardım ben yahu. Sal gitsin! 

Uncle Montague's Tales Of Terror'a da niyet ettiğimden daha çok para verdim. Lakin kitap gelince, hevesle beklediğim David Roberts ilüstrasyonlarının yerlerinde yeller estiğini gördüm. O kadar araştırmadan sonra gidip yetişkin versiyonunu almışım! Çocuk kitabının yetişkin versiyonu da nasıl oluyorsa? Kitap aynı kitap, içinde resim olması mı problem? Seni anlamıyorum Bloomsbury!

Neyse.
Allah'tan makul bir insanım(!)
Ve Allah'tan kitap güzeldi.
Konusu da şöyle idi: 

Baş kahramanımız Edgar büyük büyük amcası Montague'den ve büyük, kasvetli evinden ne kadar korksa da, kendini gitmekten bir türlü alıkoyamaz, çünkü amcasının anlattığı kısa ama ürpertici hikayeleri çok sevmektedir. Montague amcanın tuhaf eşyalarla dolu kütüphanesinde ateşin başında oturur, hikayeleri dinlerken, odadaki eşyaların ve anlatılan hikayelerin gerçekliğini sorgulamaya başlar...
Yok, bu son cümleyi artizlik olsun diye yazdım. Edgar bu dediğimi sorgulamayacak kadar edepli ve de saftirik bir çocuk. Sonunda Montague amca gerçeği açıklamasa bizim işin başında anladığımızı asla anlamazdı, eminim.

Bu kitabı sevdim. Hatta Montague Amca'nın son sayfadaki davetine icabet edip yazarın ikinci kitabı Tales of Terror from The Black Ship'i de almayı düşünüyorum. Yine bir sürü para ödeyeceğim evet, ama değecek. 

Not: Kitabı Türkçesinden okumayı düşünenlere önce bir diline bakın derim. Türk yayıncılar çocuk milletini adam yerine koymuyor pek. Ali topu at'dan hallice bir rezaletle karşılaşabilirsiniz.

Havada Bulut


Bütün mesut şehir uyudu, uyuyalım sevgilim, diyorum.
Sabahleyin bitlerle dolu, kimsenin kimseye hürmet etmediği, kimsenin kimseyi hürmete layık bulmadığı, istismar edenin, çalanın zengin ve bahtiyar olduğu, esnafının azgın, zenginin deli, haris, egoist, gaddar, fakirin kayıtsız, sersem olduğu bir şehirde; işin kötüsü sensiz, oldukça kirli bir yatakta uyanıyorum. Ama sevgilim, olacak, büyük hayaller kuruyorum.
  
Sait Faik'i küçükken okumuşumdur herhalde. Derslerde konusunun geçtiğini hatırlıyorum ama o kadar. Kendimi bileli ilk okuyuşum bu. Vardığım sonuç iyi bir yazar olduğu (zaten eski yazarların hepsinin yazı dili güzelmiş, şimdiki gibi kalemi eline alan yazmamış) ama bu kitabı sevemedim. Konusu sarmadı. Sait Faik'i başka bir konuda okumayı isterim ama Havada Bulut'u özellikle tavsiye etmem. Giderim.  

Sabah saatlerine methiye


Bazı geceler uyanıyorum ve tekrar uyumakta zorlanıyorum. Üzerime düşeni yapsam da yapmasam da. Saatlerce yatakta döndüğüm de oluyor, işin sonunu baştan anlayıp saatlerce okuduğum da. Allah'tan çok sık değil. Çünkü uyku düzensizliği migrenimin en iyi dostu. Bir de hava değişimleri galiba, bugünlerde herkesin başında bulutlar dolaşıyor çünkü.

Gece yarısı yatıp güneş doğmadan kalktıysam tamam. O kadarcık uykusuzlukla baş edebilirim. Yataktan çıkmam, kitaplarımı yanıma alır, ondan bir bölüm şundan iki derken hepsinin gönlünü ederim. Tecrübeyle sabittir, sabahı böyle başlayan günlerin akşamını daha kolay getiririm.

Lakin gece uyanmaları yoluma taş koyuyor bu aralar. Dönüp dolanıyorum. Ilık sütler, ılık duşlar, kafayı pencereye koyup gökyüzünden medet ummalar. Bu sonuncusu işe yarıyor en çok. Özellikle güneşin doğumuna yakın. Kızıllığa ayna tutan koyulu beyazlı bulutları izlerken dualar ediyorum. Neden bilmem dünyanın gerçeğini en çok o anlarda hissediyorum. Sonra bir iki saatlik uykuya yelken açıyorum. Bu da güzel. Lakin sabah saatlerim gidiyor ya, ona bozuluyorum.   

Agatha Christie otoritesi

Agatha Christie'nin polisiye kitaplar kurgulamak konusundaki yeteneğini kimse sorgulayamaz  sanırım. Ayrıca, çizdiği birbirinden renkli karakterler ve yerinde kullandığı psikolojik faktörler sayesinde polisiye kitapları Sherlock Holmes soğukluğundan kurtardığını da düşünüyorum. İşte onu diğerlerinden ayıran ve tepeye çıkaran şey de kitaplarındaki bu sıcaklık bence. Bunun yanına zekice kurgulanmış bir cinayet olayı ve geçmişin naifliğini ekleyin bir de. Hani beş çayları, hizmetkarlar, konaklar, trenler, eski fotoğraflar ve benzer şeylerden oluşan o eski zaman havasını. İşte Agatha'nın beni götürdüğü dünya böyle bir şey. Bu yüzden katili bilmeme rağmen aynı kitapları tekrar tekrar okuyabiliyorum. Size kendinizi iyi hissettiren bir kitap bulduğunuzda her seferinde ona dönersiniz. Towards Zero'yu daha önce Sıfıra Doğru adıyla Türkçesinden bir iki kere okumuşluğum var mesela. Sevdiğim romanlardan biri, çünkü dramatik alt yapısı çok güzel. Buyrun size bir Agatha farkı daha: Agatha'nın kitaplarındaki dramatik altyapı her zaman çok iyidir. Bir Agatha uzmanı olarak konuşuyorum, lafımı yabana atmayın lütfen! :)

PS: Geçenlerde, Agatha'nın en ünlü karakterleri olan Hercule Poirot ve Miss Marple'ın kitaplarından uyarlanan Poirot ve Marple dizilerini aldım. İngiliz yapımı olan diziler kitaplardaki havayı gerçekten çok iyi yansıtmışlar, üstte bahsi geçen gizemli eski zaman havasını solumak isteyenlere şiddetle tavsiye ederim.

Azıcık yüzsüz

Kenarda okunmayı bekleyen seksen adet kitabım olduğunu öğrendiğimde kitap alımını durdurmaya karar vermiştim. Ve bir karar verdim mi arkasında duran bir yapım olduğu için o zamandan beri kitap sitelerinin yüzüne bakmadım.
Deeermişim!
Her fırsatta baktım valla.
Şartlar olgunlaşınca da aldım.
Almayaydım iyiydi ama aldım.
Kararlı olmayabilirim ama dürüstüm okuyucu.
Azıcık da yüzsüz.
:)
 

Kadıncıl

Refik Halid severim. Yani dilini. Yoksa şahsen tanışsaymışız büyük ihtimalle yolumu değiştirirmişim karşılaştığımızda. Zira (evet zira) kendisi 'doğuştan kadıncıl' bir insanmış. Yani kahramanlarının çoğunun derdi cinsellik ve kadınlar olduğuna göre öyle olsa gerek. Böyle de tüme varırım işte, gör bunları Sherlock!

Dur baştan alıyım:

Refik Halid severim. Gerçek bir dil ustasıdır. Konuları bana uysa da uymasa da anlattıklarını okumak hoşuma gider. Zamanında Salinger'a yakıştırdığımız 'ne yazsa okutur' cinsinden birinci sınıf bir yazardır. Lakin kadıncıl tarafına yeniden vurgu yapmadan geçemeyceğim. Rahmetli bu çağda yaşasaymış Ahmet Altan yanında çömez kalırmış, o derece!

Gelelim bitirdiğimiz kitaba. Gurbet Hikayeleri, adı üzerinde gurbetten hikayelerden oluşuyor. Yayınevi okuyucusunu düşündüğünden bir kitap yetmez, bir de bizden olsun diyerek Yer Altında Dünya Var'ı eklemiş ardına. (Ben kitapları teker teker seviyorum İnkılap'cım ama hevesini kırmayım şimdi.) Bütün kitapları gibi bunlar da dil açısından güzel ama bir 'Nilgün' değiller tabi.

Bilmeyenler için 'Nilgün' Refik Halid'in en iyi romanı, Gone With the Wind'in Türkiye şubesidir. Ve lakin yazarımızın kösnül eğilimleri bu romanda da sık sık görülmektedir. Gülün dikeni deyip geçiyoruz. Gerçi dikenlerin böyle sık aralıklı olduğunu bilseydim zamanında bu kadar kitabını almazdım herhalde! Sakarımla takmıştık bir ara Refik Halid'e, fellik fellik kitap arıyorduk. Hala da okumadığımız kitapları var kütüphanelerimizde. Yani bu tip yorumları yine okuyacaksınız. Misal Refik Halid'le ilgili her postumda 'kadıncıl' kelimesini kullanmayı düşünüyorum. Hepinizi gözlerinizden öpüyorum 

Lekesiz zihnin sonsuz ışığı

Hafta sonumu çok güzel geçirdim. Hem sevdiklerimle dışarı çıktım , hem güzel filmler seyrettim, hem de dertlerimi döktüm rahatladım. Bu postta, bu bahsettiklerimden yalnız birini anlatacağız. Konumuz: filmler.
Normalde kitaplar kadar filmlere de yer veriyorum hayatımda ama kitapların sözü daha çok geçiyor blogda. Neden, yüzeysel olduğumu çaktırmayayım diye mi? Naa! Defalarca itiraf etmişliğim var. Derinlik severim ama uzun uzun tutamıyorum nefesimi, o nedenle genelde kafam dışarıda takılıyorum.
Olay şu: Pek film tavsiye etmiyorum, çünkü utanıyorum! E, zamanımızın yapımcıları malumunuz, insanın kösnül tarafına hitap eder bir iki sahne koymadan rahat edemiyorlar! Çok alakasız, çok gereksiz ve de edepsiz sahneleri ekliyorlar ki bir kısım (sapık) seyirciyi elinde tutsunlar. O kitleye mi kızayım, benim bakmaya dayanamadığım sahneleri icra edenlere mi söveyim, bundan para kazanmaya çalışan kapitalizm önderlerini mi döveyim bilemiyorum. Filmleri hayatımdan çıkarmakta da zorlanıyorum. 
Malum sahneleri görmezden gelirsek haz aldığım çok film var. Bazen yazayım şunu diyorum, sonra aklıma o sahneler geliyor ve... evet, utanıyorum!
Böyle uzun uzun açıkladım ki bundan sonraki her film postuna ön açıklama yapmak zorunda kalmıyım. Bir iki problemli sahne var derim, anlayan anlar. Bu postu da boş geçmek istemiyorum, madem bu kadar anlattım bir de tavsiye vereyim: Eternal Sunshine of the Spotless Mind. Bir iki ufak 'problemli' sahne dışında izlenilesi, izletilesi, akılda tutulası, en iyi filmler listesine alınası, tekrar tekrar açılası bir film. Orijinal, tatlı, dokunaklı.

Yüklerimi attım, kurtuldum

Konuştum, konuştum, konuştum. Aklımdakilerin çoğunu, stresimin tamamını içimden atana kadar konuştum. Normalde gezerek gideririm sıkıntılarımı ama o bunun yanında beyhude bir çabaymış. İlk kez kaygı duymadım değersizleşmekten. İçimden geçenleri olduğu gibi anlattım. Karanlık çökene, bitap düşene kadar. İnsanı en iyi kendi gibisi anlarmış.

Arada iyi şeyler de oluyor

Arada aydınlanıyorum iyi oluyor.
Biraz önce mesela, bir baktım dertlerimin kaynağı içimde. Yani ben dert ediniyorum da herşey ondan kötü geliyor. İnsanları değiştiremeyeceğime yada başıma gelenleri savuşturamayacağıma göre bu iyi bir haber. Çünkü tek yapmam gereken bakış açımı değiştirmek. Karşıma kötü insanlar çıktığında kötülüğün hayatımda değil onların içinde olduğunu düşünmek. Bir hastalık yada musibetle karşılaştığımda bunun bana Rabbimden geldiğini, günahlarıma kefaret olacağını hatırlamak. Ve bütün zevkleri ve acıları sıfırlayan ölümü sık sık anmak.

Yapması kolay ama hatırlaması zor bir tavsiye.

Ofis kahvesi



 Kiraz.

Yazıya başlamakta zorlananlardanım. O yüzden kiraz. Yani bir şeyle başlamam gerekiyordu değil mi? Kirazı seçtim. Lütfen kararıma saygı duyun. Misal şimdi “kiraz zamanı geldi mi ya?” diye soruyorsam saygı gösterip cevap verin. Bugün bizim orda pazar var, kiraz alıcam. Başa kiraz yazdım ya ondan. E bi yerden başlamak lazım, değil mi?


Bu günlerde dertlerim var. Başka günlerde de oluyor da, bu kez yazıp kurtulmak istedim. Misal, iş yerimde güçlü birileri var. Açıklarını yakaladım diye beni düşman ilan ettiler. Hayır açıklarını ifşa da etmedim. Gördüm, görmezden geldim. Gördüğümü gördüler, amma göz ardı edemediler. Olur ya, ya onlar gibi karaysa kalbim? Tekerlerine çomak sokarsam ya? Oysa bilmiyorlar ki, çomak bulsam çelik çomak oynarım, bana iyi olanın canını yakmamayı borç bilirim. Ama insanlar iyilikten çok korkuya yatırım yapmayı tercih ediyorlar. Göz dağı niyetine seslerini çirkinleştiriyorlar. Halbuse cesaretten yana zengin yaratılmışım çok şükür. Yalnız zorbalığa hiç gelemiyorum, sinirlerim oynuyor. Normalde söylemeyeceğim şeyler dilimin ucuna ucuna geliyor. İşte böyle analiz etmeden, düşünmeden bodoslama dalıyorlar ya, bazen üzüntümü filan unutup gülüyorum.

Dublörün Dilemması XO

Dublörün Dilemması enteresan karakterleri, enteresan bir konusu ve, besbelli, enteresan bir yazarı olan bir kitap. Olaylar bir kaç farklı karakterin gözünden anlatılıyor, ki pek sevdiğim bir usuldür. Ayrıca konuyu ordan oraya savurarak sıkmadan bitirtmesini de takdir ettim.

Ve lakin bir kaç kusuru da yok değildi. Bir kere küfürler vardı ara ara, hiç haz etmem. Sonra diyaloglar gerçekçi değildi. Tamam konu da gerçekçi değildi ama onu zaten başta kabul ediyorsunuz. Anlatılana razı olmak zorundasınız sonuçta. Benim gerçek dışı konulara hiç itirazım yok, hatta severim. Ama sahte repliklerden haz etmem. Türkçe dublajlı filmlerde dilin inandırıcılığı azalır ya, öyle bir şeyden bahsediyorum. Bu saydıklarım dışında kitaba ve yazara bir itirazım yok. Yine böyle bir şey yazsa okuyabilirim sanırım.

'Aman lütfettin!' diyorsan bozuşuruz Muratcım. Okur velinimetinizdir. Az küfür yaz. Öptüm.

Amaçsız yazı

Her şeyin bir sebebi var...
 
Yukarıdaki cümle hariç. Sayfayı açınca direk elime geldi de yazdım. Konumuzla alakası yok, devam edelim...
 
Şimdi düşündüm de, bir konumuz da yok!
 
Bu aralar kendimi kötü hissettiğimi söylemiştim. Bir cilt sorunu yaşıyorum ve bu canımı fena sıkıyor. Bilmeyenlere duyurulur: otuzdan sonra insan hiç ummadığı şeylere takmaya başlıyor.
Sonra "evlenmelisin" konulu diyaloglardan birini daha yaşadım bugün. İlerideki yalnızlık şimdiki gibi gelmeyecek dediler ve reçeteme 'tok ve aç karnına sosyalleşilcek' diye yazdılar. Bu çalışma saatleriyle nasıl olacak bilmiyorum ama katlayıp cebime koydum işte.
 

Yorumlar

Blogger'ın yeni halini beğendim ama kullanımı zor geldi.
Yorumları açana kadar canım çıktı mesela.
Ama açtım.
Söylediğimin üstüne söz söylemek isteyeni beklerim.
Öpüldünüz.

İflah olmaz bir romantik olduğunu biliyordum düd!

Dün gece filmini izlediğim güzel dudaklı kızı imdb'de aratınca adının Norah'la başladığını öğrenip şaşırdım. Biz kendisini başka biliyorduk, meğer bu taraklarda da bezi varmış. Jude'u biliyoruz ama, o her yerde! Lakin en çok burda sevdim kendisini.
Yok, geri alıyorum ve Watson diyorum. Sherlock'umun yanına o denli yakışmasaydı, Sleuth'deki zibidiyi affetmem imkansızdı!

Son zamanlarda çok film seyrettim ve nedense iyi geldi bu. Normalde ters etki yapar ama bu aralar, içine sıkıştığım dört duvarın dışına çıkmakta zorlanıyor aklım ve sadece film izlerken güzel şeyler düşünebiliyorum. İşte dün gece, güzel dudaklı kızla güzel karakterli Jude'u izlerken, sırasıyla balkabağı turtasını; saplantılı aşklar hakkında bir -hatta bir kaç- hikaye yazmayı; sırf birisine gittiğin yerlerden kart postal atabilmek için dünyayı dolaşabileceğimi; Natalie Portman'ın pek güzel olduğunu ve iyi biten hikayeleri sevdiğimi düşündüm. Ve bu, nedense iyi geldi.

Kızıma söyledim, gelinim dışarda

Sevgili 'işini yürütmek için yalana başvuran' insanlar, lütfen yalanınızı umarsızca suratıma savurmadan önce bir başka iş arkadaşınız tarafından aksinin söylenmediğinden emin olun! Biliyorum azarlayacağımdan endişe ettiğiniz için yapıyorsunuz bunu, ama bunca zamandır çalışıyoruz, artık naif ve anlayışlı bir insan olduğumu anlama vaktiniz geldi. Bakın, yalanınızı fark ettiğimde de suratınıza vuramıyorum, insanlığın haline üzüldüğümle kalıyorum. Lütfen!
 
 

The Graveyard Book


"Do you know what you're going to do now?" she asked.
"See the world" said Bod. "Get in to trouble. Get out of trouble again. Visit jungles and volcanoes and deserts and islands. And people. I want to meet an awful lot of people."
        
Bu kitabın tohumları Neil Gaiman zihnine ilk olarak, iki yaşındaki oğlunu mezar taşlarının arasında bisikletiyle dolaşırken gördüğünde düşmüş. Aradan yirmi yıldan fazla zaman geçmiş. Sayfalar dolmuş, resimler çizilmiş, arkadaşlardan yorumlar istenmiş. Nihayetinde kitap okuyucusuyla buluşmuş. Bir kısmı da Türkiye'ye gelmiş ve bu kopyalardan biri dönmüş dolaşmış kendini kucağımda buluvermiş. Okunduğu sürede üzerine düşeni yaparak bolca keyif vermesi yetmezmiş gibi, yukarıdaki paragrafıyla içimde hayat coşkusu uyandırmayı da kendine borç bilmiş.

Sözün ve Sükutun Renkleri

Yaşadığımızın farkına varmak için daima hatırlatmalara ihtiyacımız var. Bu hatırlatma bazen yitirilmiş bir sağlık, bazen yitirilmiş bir dost olsa da, biz kaybettiğimiz her şeyin ardından delice bir yaşama isteği duyarız.
         
Fatma Barbarosoğlu'nun kitapları da bende yaşama isteği doğuruyor. İçine daldığım sisli düş yaşantısından çıkıp insanlarla daha çok vakit geçirmem için beni itekliyor. Birebir ilişki içinde olmasam da, aralarına karışmak ve seyretmek istiyorum.
Bu kitabı da, diğer bütün FKB kitaplarını da (henüz okumadıklarım olsa da) tavsiye ederim.

SÜKUT

KALBİNDE KASVET, BEDENİNDE BİR ZAYIFLIK, RIZKINDA DARLIK GÖRÜRSEN BİL Kİ ÜSTÜNE DÜŞMEYEN, DÜNYA VE AHİRETİNE YARAMAYAN SÖZ ETMİŞSİNDİR.
 
SELAMET SÜKUTTADIR. ÇÜNKÜ ŞEYTAN ANCAK SÜKUTLA MAĞLUP EDİLİR.
 

Mine too

Dün akşam kardeşimle The Fall'u izledik ve bayıldık.
Özellikle de başroldeki kıza.
Öyle ki, filmi bir daha izleyeceksem
(ki izleyeceğim)
o şeker topağı kız için olacak. 
Bir de resimdeki sahne. 
Uzun zamandır öyle ağlamamıştım.   
 

Pişirmesi de içmesi de güzel çorba tarifleri

Bir araya gelen insanların birbirine duyduğu sevgi var ya, işte onun tadına ne zaman baksam içimde daha iyi olmak isteği peydah oluyor. Tabi arada kekremsi tad veren baharatlar da geliyor ağzıma ama çok takılmamaya çalışıyorum. Benimle aynı şeyleri hisseden, beni anladığına emin olduğum güzel bir insanla sohbetler ediyorum, yemekler yiyorum, eve dönüp huzur içinde filmler seyrediyorum. Akşamları geç yatıp sabahları erken uyanıyorum. Odamı daima düzenli  tutuyorum ama sabah okumalarının ucunu kaçırıp yatağı toplamadan evden çıktığım da oluyor. Baharın kokusunu alabilmek için yürüyüşlere çıkıyorum, derin nefesler çekiyorum. Çocuklara gülümsüyorum. Yanında anneleri olmayanları tuvalete götürüyorum, salıncağa oturtup sallıyorum, "leblebi yer misin?" diye soruyorum. Hiçbiri annesine sormadan yiyecek kabul etmiyor. Aferin diyorum. Huzur arıyorum. İç konuşmalarımı ehlileştirmek için formül bakıyorum. "Ruh haliniz iç konuşmalarınızın eseridir" deniyor çünkü, ve hemen inanıyorum. Kafamdaki düşüncelerin gözümün önüne çektiği perdeden sıkılıp, odağımı gördüğüm yere getirmeye çalışıyorum. Ve düşünmediğimde hayatın daha yaşanılır olduğunu fark ediyorum...